23 Temmuz 2014 Çarşamba

Amerika Seyahatinizi Kolaylaştıracak 12 İpucu



(Güncelleme - Ağustos 2017: Birkaç Amerika seyahatimin ardından 2014 yılında yazdığım bu yazı ve listelediğim notlar, geçen zaman içinde Google'da Amerika gezisi için blog tavsiyeleri arayanların ilk sayfada karşılarına çıkan bir popülerliğe ulaştı. Doğal olarak da yorumlarda ya da doğrudan e-postalarla çeşitli sorularla karşılaşmaya başladım. Zaman zaman bu başlığı kontrol ederek, önemini yitiren ya da eklenmesi gereken notlarla bu içeriği güncel tutmaya çalışıyorum. İlk birkaç paragraf kişisel bir giriş olduğu için dilerseniz doğrudan maddelere geçebilirsiniz. :) Umarım size de bir faydası dokunur. Sevgiler...)

Amerika’ya ilk seyahatim Radyo Mydonose’daki ilk dönemimizde bir eğitim için Boston’a gidişimizdi. O zaman elimizde bir program, havaalanında karşılamalar, her gün otelimizden alınmamız gibi belirli bir akış olduğu için her şey çok basitti. Tam 15 yıl sonra (evet, gerçekten ikinci seyahatim ilkinden tamı tamına 15 yıl sonra aynı güne rastladı!), yakın zamanda üç kez çeşitli sebeplerle Amerika seyahati gerçekleştirdim. İş için gittiğim de oldu, gezmek için gittiğim de. Yalnız da gittim, üç kişilik bir arkadaş grubumuz da vardı. Bu süreçte tahmin edebileceğiniz gibi bazen ön hazırlık yaparken, bazen de bizzat yaşarken karşılaştığım birçok konuda iyi ya da kötü tecrübeler edindim.

14 Şubat 2014 Cuma

“Adam” Olmak!



Yıl 2001.

32. Avrupa Basketbol Şampiyonası Türkiye'de gerçekleştiriliyor.
Normalde güreşten ve futboldan başka bir spora ilgi göstermeyen güzel ülkemiz için bu ilginç bir fırsat. Sponsorlar da olayın içine giriyor, Türkiye Garanti’nin ‘12 Dev Adam’ şarkısıyla tanışıyor. Almışız coşkuyu, son derece iyi maçlar çıkartarak ilerliyoruz. Bir önceki şampiyon İspanya bile duramamış karşımızda.
Çeyrek finalde rakip Hırvatistan. Son çeyreğe 20 sayı farkla yenik girdiğimiz maçta müthiş bir geri dönüşle ve son saniye atışıyla maçı uzatmaya götürüyor, kazanıyoruz. Ardından yarı finalde Almanya’nın karşısındayız. Bu defa Hidayet’in son 3 saniyeye girerken attığı mucize 3’lük ve final...
Finalde Yugoslavya'ya karşı tutunamıyoruz. 78-69’luk mağlubiyetle Eurobasket 2001’de ikinci oluyoruz ama bu şampiyona adeta Türkiye’nin basketbol kaderini değiştiriyor. Oyuna ilgi artıyor, genç oyuncularımız NBA’in dikkatini çekmeye başlıyor, kulüp takımları Avrupa şampiyonalarında başarılar elde ediyor.

Biz şimdi şampiyonanın öncesine gidelim.
Belki biz henüz farkında değildik ama belli ki takım büyük işler yapacağına çoktan inanmıştı. Müthiş bir konsantrasyon vardı ve yöneticiler basketbolcuları medyadan özellikle uzak tutmaya gayret ediyorlardı. Büyük televizyon kanalları bile oyuncularla röportaj yapma şansını pek de kolay bulamıyordu. Biz de Radyo Mydonose olarak Türkiye’de yapılacak şampiyonaya dikkat çekmek için birşeyler yapma isteğindeydik ama elimiz kolumuz bağlanmış durumdaydı.
Türkiye’nin grup maçları Ankara’da yapılacaktı. Uzunca bir kamp döneminden sonra maçların başlangıcına kısa bir süre kala takım Ankara’ya gelerek bir otelde kampa girdi. Ben o dönem radyoda akşam yayınları yaptığım için günümü değerlendirmek amacıyla Sports International’da işe girmiştim ve merkez ofiste çalışıyordum. Bir gün tesiste bir hareketlenme oldu ve ofise tam da benlik bir bilgi ulaştı. Milli takım ertesi gün antrenman için Sports’a geliyordu! Bilgi dışarıyla paylaşılmayacaktı ama hazırlıklı olmak gerekiyordu.
Ne yapabileceğimizi düşünmeye başladım. O akşam radyodan kayıt cihazını aldım. Televizyonlara bile röportaj verilmezken şansımızın çok yüksek olmadığını biliyordum ancak doğru yaklaşımla bazı yapılmazların yapılabileceğini de daha önce öğrenme şansım olmuştu. Şansımı denemekle hiçbir şey kaybetmezdim.

Ertesi sabah erken bir saatte milli takım otobüsü tesise yanaştı. O gün spora gelmek için o saatleri seçenler muhtemelen hayatlarının sürprizini yaşamışlardır. Kolay değil, milli takım oyuncularıyla yanyana kondisyon çalışıyorsun! Biz, Sports’un ofis çalışanları da heyecanımızı bastırmaya çalışarak kendilerine başarılar diledik ve kenardan antrenmanlarını izlemeye başladık. Herkes oyuncuların peşindeyken ben tek bir kişiye odaklanmıştım. Sürekli telefonla birileriyle görüşmeler yapan menajer Doğan Hakyemez’in konuşmalara ara verdiğini gördüğüm anda yanına gittim. Önce kendimi ve Sports’taki görevimi tanıttım, ardından da aslında Radyo Mydonose’un yayın ekibinde olduğumu belirttim. Kimseyi rahatsız etmek ya da prensiplerini zorlamak gibi bir niyetim olmadığını ancak oyunculardan birkaçından radyoda yayınlanmak üzere kısa kayıtlar almamın mümkün olup olamayacağını sordum. O dönemler Radyo Mydonose ulusal olarak da çok güçlüydü ancak bizi herkes Ankara’da tek olarak görürdü. Önce durakladı, bir an kafasında durumu değerlendirmeye çalıştığını farkettim ve hemen araya girdim. Sadece onun izin verdiği ölçüde olacağını, tamam dediği anda da kaydı bitireceğimi net olarak belirttim. Bana doğru baktı ve benim için o anda on kaplan gücündeki cümleyi fısıldadı:

‘Mydonose’u seviyoruz biz. Antrenman bittiğinde otobüse bin, hareket edene kadar istediğin kayıtları al. Ama otobüs hareket edince ineceksin.’

(Burada bir not: Radyo Mydonose olarak TED Kolejliler takımının sponsorluğuyla basketbola destek veriyorduk ve o dönemde bu tür sponsorluklar çok fazla olmadığı için basketbol camiasının bize karşı ayrı bir sempatisi vardı.)

İtiraz mı edeceeğim! Bundan daha fazlasında gözümüz yok zaten. İhtiyacım olan sadece birkaç isimden ID almak. (Bilmeyenler için: Hani radyolarda duyduğunuz ‘Hi, this is Madonna and you are listening to Radio Mydonose’ tanıtımları vardır, işte yayın dilinde onlar ID olarak geçer.)

Sonrası hem olayın heyecanı, hem de birazdan anlatacağım (ve onca hevesin neredeyse boşa gitmek üzere olması sebebiyle) yaşanan stresin sonucunda benim için adeta kontrolüm dışında yaşanmış olaylar dizisi gibi!

Antrenman sonrası oyuncular otobüse doğru yöneliyorlar. Ben de elimde kayıt cihazıyla hemen yanlarına gidiyorum. Kapıdaki görevli doğal olarak durduruyor. Doğan Hakyemez’le gözgöze geliyoruz, bir işaretiyle izin çıkıyor. Otobüsteyim ve muhtemelen en fazla 5 dakikam var, 10 bile değildir. Özellikle dikkat çeken oyuncuları yakalamam gerek ama o sırada diğerlerini pas geçmek gibi bir ayıba da düşmemeliyim.

Oyuncular çoğunlukla otobüsün arka tarafına yığılmışlar, ortadan itibaren sırayla mikrofonu uzatmaya başlıyorum. Herkes çok canayakın, çok samimi, kimse kapris yapmıyor. Önce Harun Erdenay güzel bir konuşma yapıyor, sonra biraz bozuk (ama her maç sonrasında memleketine selam gönderirken hepimizi duygulandıran) Türkçesiyle Mirsad Türkcan ‘Ben de Mydonose’u dinliyorum.’ diyor. Kerem Tunçeri, Orhun Ene, her şey şahane.

Derken sıra İbrahim Kutluay’a geliyor. O dönemde antrenmanlara bile jöleli saçlarla çıkmasıyla dikkat çeken İbrahim bir türlü konuşmuyor, oysa söyleyeceği tek şey "Merhaba ben ibrahim Kutluay, herkese sevgiler" benzeri bir basit cümle.

İbrahim inatla söylemiyor, bekletiyor, vakit geçiyor. Deli oluyorum. Bir yandan vakit kaybetmemek için onu geçmeyi düşünüyorum ama bir yandan da yayıncılık dürtüsüyle popüler bir isimden de bir şeyler duyma isteğindeyim. Ben orada oyalanırken kabusum gerçekleşiyor ve otobüs manevra yapmaya başlıyor. Gözüm arkaya takılıyor, Hüseyin Beşok, Kaya Peker ve Mehmet Okur’un hazırlanmış ve gülümser gözlerle bana bakarak sıralarını beklediklerini görüyorum. Herkes ibrahim'e dönüyor, takım arkadaşları kızmaya başlıyorlar, arada "artistliğin ne lüzumu var oğlum, söylesene işte"ler bile duyuluyor. Ne yapmam gerektiğinden emin değilim ama geriliyorum. Ve korktuğum başıma geliyor. Doğan Hakyemez otobüse biniyor, kapı kapanıyor ve tam hareket edilecekken beni görüyor. Haklı olarak kızıyor. ‘Ben otobüs hareket edene kadar demedim mi Selim!’ cümlesi bana hakedilmiş bir küfür gibi geliyor adeta. Kızgınım. Bir söz verdim ve tutmalıyım. Arkada sesini duymak istediğim isimler de var ama inmeliyim. ‘İniyorum Doğan Bey, çok teşekkürler’ diyebiliyorum sadece...

İşte tam da o anda arkadan Mehmet Okur'un sesi duyuluyor. "Kızma kızma, onun bir suçu yok..." Yaşadığım hayal kırıklığını farketmiş olmalı, düzeltmek için bir şeyler yapmak istediği belli. Uzanarak mikrofonu alıyor, "Merhaba, ben Mehmet Okur" diye başlayarak söylenmesi istenen herşeyi sıralıyor ve samimi gözlerle gülümseyerek "başka bir şey lazım mı" diye soruyor.  Onun cümlesi biterken ibrahim dışındaki tüm takım oyuncularının ‘Radyo Mydonose, Radyo Mydonose!’ diye jingle’ımızın tonlamasıyla bağırdıklarını duyuyorum. Tezahüratlarla ve eğlenen isimlerle birlikte şahane bir kayıt çıkıyor ortaya!

Bu kayıtla hazırlanan spot, şampiyona boyunca defalarca yayına giriyor. Hatta şampiyonluk maçı kaybedildikten sonra bile... Gururla!

Yıllar hızla ilerliyor. O zamanlar sıradan bir "Türk Milli Takımı oyuncusu" olan Mehmet Okur bir dünya yıldızı oluyor, NBA’de tarih yazan Türklerin arasına giriyor ve inanılmaz paralar kazanıyor. Ve birileri, O başarılar kazandıkça içinden hep "helal olsun, hep kazansın, daha da çok kazansın" cümlelerini geçiriyor.

Şu anda da takip edenler bilir, Mehmet Okur’un adamlığı sadece böyle hikayelerle , sportif başarılarıyla kalmadı. Doğruları korkmadan söylemekten, yanlışa cesurca yanlış demeye, adam olmak başka bir şey.

İyi ki vardın, iyi ki varsın Mehmet Okur!


Fotoğraf www.ntvmsnbc.com arşivinden.

(Önemli Not: Bu bir İbrahim Kutluay değil, bir Mehmet Okur yazısıdır. Yani mesele İbrahim'i kötülemek değil, Mehmet'i anlatmak. Ben İbrahim'i hayatımda sadece bu sahnede gördüm ve oradaki tavırlarına göre yorum yaptım. Eğer yanıldıysam, maksadımı aştıysam ve haksızlık ettiysem lütfen yorumunuzu ekleyin. Yayınlamaktan memnuniyet duyacağım.)


21 Ocak 2014 Salı

Birinin Hayatına Dokunmak


Önceki yılın sonlarına doğru yoğun günlerimizden birinde, Bilkent Üniversitesi’nden bir grup öğrenciden eposta aldım. Bilgisayar Mühendisliği son sınıfta bir ders alıyorlardı ve yapacakları projenin gerçekten inovatif olup olmadığını belirleyerek projenin gerçekleşme sürecinde ‘Innovation Expert’ olarak onlara destek olacak, ardından da dönem sonunda puanlayacak bir sektör çalışanı arıyorlardı. Konu müzik, radyo, etkinlik ve bilet başlıklarını barındırdığı için sonuç bana ulaşmıştı. Projeleri gerçekten de oldukça yaratıcı özellikler barındırıyordu ve ben de büyük keyifle ekibin içine dahil oldum. Geçtiğimiz yıl proje tamamlandı, ekip oldukça da iyi bir notla süreci bitirerek ve projeleriyle de özel ödüllerden birini kazanarak mezun oldu.
Bu yıl başka bir gruba danışmanlık yapıyorum. Geçtiğimiz günlerde bu şahane genç arkadaşlarımla yaptığımız bir kısa toplantıdan sonra yanımdaki arkadaşım ‘bu işten kazancımın ne olduğunu’ sordu. O tonlamadaki sorunun cevabı ‘yok’tu ama aslında doğru tonlandığında ‘çok’ olabilirdi. Bu tür durumlarda nasıl davranılması gerektiğini uzun yıllar önce hayatıma dokunan biri sayesinde çok net öğrenmiştim çünkü.
Şimdi biraz tarih yolculuğu yapacağız. Benim hayatımı değiştiren, yolumu bulmama sebep olan yer olduğu için, Radyo ODTÜ süreciyle ilgili anıları tarihe kaydetmekten gerçekten büyük memnuniyet duyduğumu bu sayfaların takipçileri bilirler. Sözkonusu radyo olunca bir tek şarkı için bile uzun hikayeler anlatabilirim.
Ekim 1996.
ODTÜ’de bir grup genç radyoyu kuralı yaklaşık 2 yıl olmuş. Ben de kuruluş ekibinde yer alan isimlerden biriyim. O yılın başlarından itibaren radyonun kurulmasına önayak olan, ancak sonrasında pasif kalan topluluğun tekrar canlandırılması planlanmış ve ODTÜ Radyo Topluluğu yeni bir Yönetim Kurulu seçimiyle birlikte tekrar çalışmalar yapmaya başlamış. İşte ben de o ikinci dönemde topluluk başkanlığını yapıyorum. Radyo Topluluğunun kapalı oylamayla seçilmiş ilk başkanıyım. Cevaplar sandıkta verilmiş yani(!), içimde bir coşku! Heyecanlıyım çünkü hayalini kurduğum işlerle uğraşma şansını yakalamışım. Şanslıyım, çünkü birkaç yıl önce oturduğum sıralarda benimle aynı heyecanı paylaşan tutkulu insanlara ‘Uygulamalı Radyo Yayıncılığı’ dersleri veriyorum ve o isimlerden en az birkaçını oradan alarak yayına çekmeyi planlıyoruz, yani sorumluluk büyük.
Özel radyoların yeniden hayata geçtiği döneme rastladığı için zaten derslere oldukça yoğun bir katılım var, hafta sonları olmasına rağmen yaklaşık 300 öğrenci düzenli olarak takip ediyor. Ama bizim aklımızda başka şeyler var. Hem topluluğun kampüste daha da çok tanınmasını istiyoruz, hem de yayına çıkamayacak olan ama başka yetenekleri olduğunu açıkça görebildiğimiz arkadaşlarımızı topluluğun farklı alanlarına yönlendirmek gibi bir hayalimiz var. Kimsenin o derslere ayırdığı uzun haftaları boşa geçmiş saymasını istemiyoruz.
ODTÜ’de çok söyleşi yapılıyor ama yayıncılıktaki büyük isimlere yanaşan kimse olmamış o güne kadar. Biz de topluluğumuzun adına yakışacak şekilde yola çıkarak medyada o anda en büyük yıldız kimse, ilk olarak onu getirmeye niyetleniyoruz. İsme karar vermek (abartmıyorum, gerçekten) sadece 10 saniye sürüyor, zira Okan Bayülgen’in Televizyon Çocuğu ile zirvede tek başına durduğu ve gerçekten Türkiye’nin şov dünyasını tek başına çevirdiği bir dönemdeyiz. İsim konusunda hemfikiriz ama daha önce hiç böyle bir deneyimi olmayan ekibimizin bu işi yapabileceğine (bizim dışımızda) kimse ihtimal vermiyor. (Şimdi bunları anlatırken dudak kıvıranlar olacak elbette ama o dönemde yıldız isimlere ulaşmak ve ikna etmek emin olun gerçekten çok çok zordu.) Benimle birlikte toplam 7 kişiden oluşan yönetim kurulumuzda görev bölümü yapıyoruz ve çalışmalar başlıyor.
Birkaç günlük denemeden sonra Okan Bayülgen’e ulaşıyoruz. (Bundan sonra kendisi bu yazıda Okan olarak anılacaktır!) Ekranda çizdiği ‘aksi’ karakterin ‘aksi’ne, son derece dikkatle dinliyor bizi. Neden onu istediğimizi ve onu nasıl ağırlayacağımızı lafı hiç dolandırmadan açıkça anlatıyoruz. O ana kadar henüz hiç bu şekilde büyük organizasyonlu bir üniversite söyleşisine katılmamış olan Okan, ODTÜ adının farklı olduğunu ve elinden geleni yapacağını açıkça belirtiyor. Aslında ikna oluyor gibi ama muhtemelen (ve haklı olarak) bu işi elimize yüzümüze bulaştırmadan yapacağımızdan emin olma isteği var. Bir telefon konuşması için daha sözleşiyoruz.
Bu ilk konuşmadan sonra telefonla aramda oluşan kardeşlik, samimiyet ve coşkuyu içime atıp heyecanımı belli etmemeye çalışarak durumu arkadaşlarla paylaşıyorum ve her ihtimale karşı hazırlıkları başlatıyoruz. Mekan rezervasyonu, Kültür İşleri onayı, afişler, etkinlik günü görev bölümü, getirilecek koltuk, sahneye koyulacak çiçek, masanın üzerine koyulacak bir bardak suyun susayanlardan korunması,  asılacak branda, çalınacak müzik… İyi ama en önemli ayrıntıyı atladık: Bizim sponsora ihtiyacımız var! Uçak bileti, aileden ayarlanacak arabanın benzin masrafı ve söyleşi sonrasında yemek. O aralar çeşitli etkinliklerinde DJ’lik yaptığımız için bağlantılarımızın iyi olduğu Saklıkent geliyor aklımıza. Durumu anlatıyoruz, aslında pek de ikna olmasalar da önceki işlerimizin hatrına sponsor olmaya karar veriyorlar. Tabi biz çok dürüstüz, hesap yapmışız ve tam tamına masraflar kadar sponsorluk ücreti talep ediyoruz. Fazlasını istersek olurmuş, hatta aslında daha fazlasını istemeliymişiz, o zamanlar pek farkında değiliz. Anlaşıyoruz, paramız cepte, sıcak bir güvene sahibiz artık!
Şimdi kafamız daha rahatladığı ve parçalar yerine oturmaya başladığı için Okan’ı daha huzurla arayabileceğiz. İkinci telefon görüşmesini yapmadan önce telefonla uzun  süre başbaşa kalarak cesaretimi topluyorum. Çekinerek numarayı çeviriyorum, karşı tarafa kendimi tanıtıyorum. Hiç bekletmeden Okan’a iletiyorlar telefonu, belli ki önceden bilgi verilmiş. Okan’ın konuya ilgi duyduğunu farketmek titrek heyecanımı biraz dengeliyor. Yanımda Yönetim Kurulu’ndan arkadaşlarım var, biraz da onlara hava olsun diye daha bir güvenli konuşmaya başlıyorum. Onlar gözleri tedirginlikle bana bakıp durum hakkında bir ipucu yakalamaya çalışırlarken, ben sanki bir önceki akşam da Okan’ı arayıp ‘eve ekmek lazım mıydı abi?’ demiş havasındayım. Olanca sıcak bir ses tonuyla Okan’ın ‘tamamdır, geliyorum.’ dediğini duyuyorum. Hızla ayrıntıları konuşuyoruz ve planları tamamlıyoruz.
Ardından bizim için geçmek bilmeyen günler!... Word üzerinde fontlarla oynayarak hazırladığım sanat eseri(!) duyurular ODTÜ’nün her yerine asılıyor, iki giriş kapısı için dev bez afişler hazırlanıyor, Okan’ın sevdiği ev yemekleri öğrenilip o zamanlar pek bilinmeyen ama sonradan çok tanınacak Mantar'ın yöneticileri ile konuşuluyor ve siparişler verilip kimsenin haberi olmaması konusunda özel rica iletiliyor, pek kolay bulunamayan içtiği sigara markası öğrenilip bir şekilde ediniliyor, uçak biletleri alınıyor ve kargolanıyor. Her şey hazır. Öylesine abartmışız ki, ODTÜ’de o hafta herkes bu söyleşiyi konuşuyor. Olsun, amacımız da bu değil miydi zaten…
Sonunda beklenen gün geliyor. O zamanki YK’da başkan yardımcısı olan Bora’yla havaalanına gidip beklemeye başlıyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi, uçağın varış değil kalkış saatinden bile önce oradayız! Riske girme lüksümüz yok. Bu arada da sürekli ekiple haberleşiyoruz. Mimarlık Amfisi şimdiden tıklım tıklım! İnsanlar kapılara yığılmış, hiç rastlamadığımız bir kalabalık Okan’ı bekliyor. Biz de tabi..
Derken, telefonum çalıyor. Karşıda Okan. Kafamda kaynar sular ve deli sorular. Allah’ım, şu anda onun uçağa biniyor olması gerekmiyor muydu? Gayet tedirgin bir sesle ‘Çocuklar çok özür dilerim, uyuyakalmışım.’ diyor. O uyuyakalmışım dediği anda ben uyanıyorum. Eee, gelmeyecek mi yani? Bunu söyleyenler de çok olmuştu. ‘Siz nasıl becereceksiniz bu işi’ ile başlayıp, ‘gelmez o adam, ukalanın teki zaten. Kandırır sizi, yarı yolda kalır rezil olursunuz!’ şeklinde devam eden kabus yorumlar kafamda dönüyor. Neyse ki sadece kısa bir süre. ‘Ben şimdi yoldayım, hemen bir sonraki uçakla geleceğim’ diyor Okan. Oh, çok şükür krizi atlattık. Atlattık mı acaba? Daha sonraki bazı organizasyonlarımızda kimi ‘yıldız’ların tamamen keyfi sebeplerle geç kalıp ‘bana iki saat sonraki uçağa hemen bilet ayarlayın lütfen’ cümlelerini duyacağımızdan haberdar değiliz henüz ama ortada yeni bir bilet alma durumu olduğu açık. Öğrenci adamlarız zaten, hayatımızda havaalanını ilk defa Okan’ı karşılayacağımız için görüyoruz. Uçak bileti fiyatları o zamanlar pek de ‘uçmayan kalmasın’ tadında değil, hayallerimizden büyük korkularımız var! Sponsorluk desen zaten tam tamına hesaplanmış. Bora’yla birbirimize bakıyoruz, o anda yapacak bir şey yok. Elimizde akşamki yemek için ayrılmış bir miktar para var, ceplerimizde üç beş bir şeyler. Bir şekilde halletmek zorundayız. En olmadı, rezilliği göze alıp Rektör Yardımcısı ve radyomuzun danışmanı olan şahane insan Mehmet (Çalışkan) hocamızı arayacağız. Biliyoruz ki o bizi kurtarır ama güvenini kaybetmek istemiyoruz.
‘Tamam Okan Bey,’ diyorum küçülen sesimle, ‘biz şimdi hemen sonraki uçağa biletinizi ayarlıyoruz.’ Onca gündür ilk defa sert bir tonlama çınlıyor telefonda ‘Olur mu yahu! Bu tamamen benim hatam, ben aldım bile bileti. Sadece durumu bilin ve idare edin, paniklemeyin diye haber vermek için aradım.’ Olurdu, olmazdı, gak, guk, derken Okan aynı şeyi tekrarlıyor ve bizi de daha fazla ısrarcı durumda bırakmamak için telefonu kapatıyor. (Evet, suratıma. Ama ‘bak kapatıyorum’ diyerek, onu belirtmeliyim! Sebepsiz bir cesaret gelmiş, inatla ısrar ediyordum çünkü.) İçimde başlar gibi yapıp biten krizin hızla çözülmüş olmasının verdiği rahatlık... Hayat da ne güzel aslında beya!
Gerçekten de bir sonraki uçakla geliyor. Kapıda Okan’ı karşılayan havalı insanlarız, herkesin gözü onda, o bize yaklaşıyor. Seremonilere vakit yok, ‘hadi hemen gidelim’ diyor ve yola çıkıyoruz. Hayatımda ikinci defa trafikte araba kullanıyorum ve arabada Okan var, tam bir şuursuzluk hali!
Sağ salim kampüse ulaşıyoruz. O zamanlar hiçbir izleyicisinden özür dilememesiyle eleştirilen Okan, Mimarlık Amfisi’ne alkışlarla girdiğinde ilk iş olarak samimi bir özürle konuşmasına başlıyor. Durumu biraz daha sıcaklaştırmak için sandalyeyi iterek sahnenin kenarına yere oturuyor. Mimarlık Amfisindeki merdivenlerin kenarları bile ayakta duran öğrencilerle dolu olduğu için içeri giremeyen ama kapı önünde onun sesini duymaya çalışan gruba sesleniyor, onları da sahneye çıkartıp yanına oturtuyor. Ben sahne arkasından insanların gözlerine bakmaya çalışıyorum. Bilmemkaç yüz çift mutlu göz, çok şükür! Oldu galiba. Tüm Yönetim Kurulu ekibi oradayız ve mutluyuz.
Okan şovun gerektirdiği kadar ukalalık yapıyor, samimi sorulara derin bir tevazuyla cevap veriyor. Abartısız ve gerçek birkaç detayı atlamayayım. Onu görmenin heyecanıyla bayılanlar, hiç yer kalmamasına rağmen içeri girmek için camları kıranlar, aralıksız üç saate yakın süren bir söyleşi ve ayakta dakikalarca alkışlanan Okan Bayülgen’le, o dönemki efsane Kültür İşleri Müdürü Tüzün (Denli) Hanımın deyimiyle ‘ODTÜ’de o ana kadar yapılmış en görkemli topluluk söyleşisi’ tamamlanıyor.
Biz o akşam Okan’ı tam da istediği gibi sakince yemek yiyebileceği ve gizlice kimseye ‘Okan Bayülgen burada abi, hemen gelin!’ denmeyen mekana götürüyoruz, en sevdiği yemekler servis ediliyor, ardından da sigarasını çıkartıyoruz. Hoşuna gidiyor, nereden öğrendiğimizi soruyor, haber kaynağımızı deşifre edemeyeceğimizi söylediğimizde gülümsüyor. Projelerimizi anlatıyor, onun önerilerini dinliyoruz. Ve ardından onu uçağına uğurlayıp, yorgun ama gururlu savaşçılar olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Ne gündü ama!
(Bu arada o ev yemekleri mekanı Mantar’da sonradan çok iyi dostlar olduğumuz Umut, bize yemekte özel indirim yapıyor. Geriye kalan ufacık sponsorluk paramız tek başına bir işe yaramayacağı için marketten malzeme alarak anneme bir tepsi baklava yaptırıyorum! Bütün radyo ekibi başarı baklavası yiyoruz… Yaşasın Anadolu’nun bağrından kopan kutlama hikayeleri!)
Aradan sadece birkaç gün geçmişken telefonum çalıyor. Telefonda Okan! ODTÜ Radyo Topluluğu ve Radyo ODTÜ olarak bizi Televizyon Çocuğu’na davet ediyor. Yani Okan faaliyetlerimizi anlatmak için bize fırsat veriyor, ne büyük heyecan! İzleyici değil, bizzat tek konuk olarak katıldığımız programda son derece iyi ağırlanıyoruz. (Hatta program kapanışında Okan'la birlikte tüm ekip ve seyirciler ekrana popomuzu gösterip YÖK'e selam göndererek tarihe geçiyoruz!)
O program başlı başına ayrı bir yazı konusu ama o koltukta oturmak ve koca bir program boyunca ekip arkadaşlarımla birlikte Topluluk Başkanı sıfatıyla ve Okan’nın bolca iltifatlarıyla ODTÜ’yü dönemin en popüler televizyon şovunda temsil etmek, bireysel gurur sayfalarım arasında en üst sıralarda yer alır. Keza, dönüşte o dönemki rektörümüz Süha Sevük yanına çağırarak özellikle teşekkür ediyor. Ona da hikayenin nasıl o noktaya ulaştığını anlatıyorum, ilgiyle dinliyor. Herkes durumdan çok memnun.
O söyleşi hem bizim, hem Radyo ODTÜ’nün, hem de Okan Bayülgen’in hayatlarımızda önemli dönüm noktaları arasında yer alır. Çünkü, daha sonra bazı platformlarda belirttiği gibi, Okan Bayülgen’in üniversite öğrencilerine duyduğu inanç ve güven esas olarak o söyleşi sonrasında şekillenmiştir. Keza üniversite gençliğinin de ona..
Bu hikayenin kaleme alınma sebebi ve başlangıçtaki paragrafla ilgisine gelelim şimdi.
Bu süreç benim hayatımın değişimindeki en önemli yapı taşlarından biridir. Bana kendime güvenmeyi öğretmiş, akıllı davranınca ve iyi çalışınca her zorluğun aşılabileceğini, başkalarınca imkansız olarak ifade edilen şeylerin de aslında gerçekleştirilebileceğini göstermiştir. Sonraki yıllarda birçok organizasyonda ve radyo kuruluşunda aktif görevler alabilmemin altında hep burada edindiğim inanç ve güven yatar. Bunu hiç aklımdan çıkartmadığım için de benzer durumlarda bir taleple karşılaştığımda hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak işin içinde yer alır, tüm enerjimle katkı sağlamaya çalışırım. Bilkent Üniversitesi öğrencilerine yaptığım danışmanlığın altında da aslında en çok bu sebep yatıyor.
Bu yazıyı buraya kadar sabırla okuyanların arasında bazılarında "Eee?"ler  oluşmuş olabileceğini biliyorum. Beni tanıyanlardan "Selim amma da abarttın, ne egoymuş!" diyenler de olacak, hiç tanımamış, dinlememiş, okumamış olanlardan "abi sen kimsin ya, adını bile duymadık, bu neyin havası?" diye şaşıranlar da. Durun, aklınızdaki cümleyi ben kurayım: Kendimi Okan Bayülgen'le yanyana koymuyorum elbette, henüz bunamadım şükür ki.
Ancak anlatmaya çalıştığım şey oldukça net; hayatını bulma, yolunu çizme aşamasındayken birilerinin sana rehber olması, kapı açması, cesaret vermesi bir insanın yaşamına yapılacak en büyüleyici dokunuş. Bunun için meşhur bir insan olmanız gerekmiyor. Ya da devletin yüksek sandalyelerinden birine sahip olmanız şart değil. Bunlar elbette yolunuzu kolaylaştırır ama esas mesele başka. Tarzınızı doğru belirlediğiniz sürece her zaman sizi dinleyecek ve rol model olarak konumlayacak birileri oluyor, bundan şüpheniz olmasın. Çok paranız olmasından asla bahsetmeyeceğim, ya da plazalardaki büyük şirketlerin yönetiminde olmanız da gerekmez. Ama bilin ki, varolan konumunuzla da rehber olabileceğiniz birileri bir yerde sizi bekliyor. Bunun için biraz çaba göstermekle bir şey kaybetmezsiniz.
Sevgi kelebeği değilim. Hadi bunu biraz daha net anlatmak için şöyle bir karşılaştırma (ya da yan yana koyma) yapayım. O dönemlerde Türkiye’nin tek televizyon ‘star’ı olan Okan Bayülgen’in "çok acayip işler yapıyorsunuz hem de öğrenciyken, sizi programa alacağım ve herkesin tanımasını istiyorum" demesiyle, o zaman öğrenci olan ve sadece bir grupta müzik yapan Oğuz'un (Kaplangı) "bu adam iyi radyocu olacak, eleyemezsiniz" diyerek radyo yönetimine çıkışması benim kişisel tarihimde aynı önem derecesinde yer etmiş anlardır. Bir tanesi her sözü kayıtsızca dinlenen, bir diğeri sadece bir öğrenci olan iki ayrı kişinin de birilerinin hayatında olağanüstü etkiler bırakabileceğini, bazılarının gizlenmiş hayallerinin gerçekleşmesine aynı oranda yol açabileceğini bilmelisiniz.
Hangisi olursanız olun, hareket edin. İşe yarıyor. Burada yapılmışı var.
İlk fotoğraf Okan Bayülgen'in İzmir Yaşar Üniversitesi söyleşisinden, bizimizmir.net adresinden alıntı. İkinci fotoğraf da yazıda bahsi geçen ODTÜ söyleşisinin bitimindeki teşekkür faslında Bora ve ben. Evet, maalesef sırtı dönük MonaLisa saçlı adam benim. O dönem saç uzatmayanların ODTÜ'de okuyamayacağı şeklinde rivayetler vardı, inanasım varmış!

14 Ocak 2014 Salı

Hayal Peşinde Koşmak


Hayatımda bazı kritik dönüm noktaları oldu benim.
Şimdi içinde çok ‘ben’ geçen bazı tanımlar yapacağım izninizle.
Örneğin bir çoğunuzun garipseyerek izlediği kolejlerden birinde yedi yıl yatılı okumuş biriyim ben. Ama oradan bana öğretilenlerle değil, kendi doğrularıyla çıkmayı başarabilen biriyim aynı zamanda. Ya da, hayattan o kadar uzak kaldığım o uzun sürenin ardından üniversiteyle birlikte bir dönem Ankara'daki tüm canlı konser mekanlarını avucunun içi gibi öğrenen, hemen hepsinde etkinlikler organize etmiş biriyim. ODTÜ'de mühendislik okurken ve üç yılın derslerini tamamlayıp dördüncü sınıfa gelmişken bambaşka bir yola girmeye karar verip hayatını değiştirebilmiş biriyim. Aynı okulun radyosunda en yetkili akademik birimlerle yakın ilişkiler kurabildiğim ve saygı gördüğüm bir pozisyondayken, daha stüdyosu bile olmayan yeni bir radyoda çalışmaya cesaret edebilen biriyim. Devam eden süreçte radyonun Türkiye’nin her yerinde hızla tanınmasıyla kendi çapımızda popüler insanlar olmuşken, boş kalan vakitlerimde saatlerce evrak dizerek geçirdiğim sıradan bir ek işe girmekten gocunmamış biriyim. Sektöründeki en iddialı o Amerikan şirketinde oldukça iyi bir pozisyona yükselme fırsatını yakalamışken, her şeyin tersine döndüğü ve bir çok kişinin ‘artık battığını’ düşündüğü radyonun bütçesiz ve ekipsiz departmanının sorumluğunu almak için işimden vazgeçip, bazı şeyleri değiştirme ivmesini başlatabilmiş biriyim.

Başlangıçta her biri anlamsız gibi görünen tüm bu kararlarım büyük çoğunluk tarafından ‘saçma sapan bir delilik ve kayıp’ olarak değerlendirilip eleştirilse de, zaman geçtikçe hepsini uzun ve ayrıntılıca düşünerek aldığım ortaya çıktı. Evet, etrafımı ve içinde bulunduğum oluşumları analiz etme konusunda her zaman arsız bir merakım olmuştur ve bu sayede bazen başkalarının farkedemediği şeyleri görebilmişimdir ama benim esas çıkış noktam çok başkaydı. Hiçbir zaman istemediğim bir işte zaman öldürmeyi düşünmedim, hep hayalini kurduklarımın peşine takıldım. Mutsuz olduğum ya da yol almama engel olunduğunu hissettiğim anlarda masaya saplanıp çürümektense, zorlanmayı göze alarak başka bir yol çizmeyi tercih ettim. Elbette burada anlattığım kadar kolay olmadı her şey, elbette işlerin çok zorlaştığı, kararlarımın geçiş aşamalarında çok zarar gördüğüm anlar da yaşadım ama asla pişmanlığım olmadı. Emin olun, şu an bile aynı aşamalara gelsem tüm kararlarımı aynı şekilde uygulayacağımdan eminim.
O süreçlerde ya da geçen zaman içinde herhangi bir dönemde bu kararlarımdan dolayı beni küçümsemeye çalışan, sınıflandırma çabasına giren çok insanla karşılaştım. Yaşamlarını önyargılarının esaretine kaptırmış bu sığ düşünceli insanlar hayatımda kendilerine asla yer bulamadılar. Ben, beni gerçekten tanıyan şahane insanlarla hayatıma devam ettim, varlığımızla birbirimize destek verdiğimiz, birbirimizden hep yeni şeyler öğrenerek kendimizi geliştirdiğimiz önyargısız harika arkadaşlarım, dostlarım oldu. Bizleri sınıflandırma çabasına girişenler mutsuz dünyalarında günler eskitirken, biz yolumuza hayatın tadını çıkartarak devam ettik. Bunun için hep şükrettim.

Bunları neden mi anlatıyorum?
2012 yılının son gününde birçok kişi için beklenmedik ama benim için üzerinde çokça düşünülmüş ve artıları eksileriyle uzunca hesaplanmış bir kararla işimden ayrıldım. Dünya üzerinde bu şekilde işinden ayrılan ilk insan olmadığımın farkındayım tabi ki ama sözkonusu olan 15 yıldan fazla karşılıklı emek verilmiş ve aslında iyi imkanlar ve iyi bir pozisyona sahip olunan bir kurum ise, yine birçok kişinin garipsediği bir karar oluyor. Eleştirenler oldu elbette ama ben aldığım kararın sonuna kadar arkasındaydım. Daha sonra farklı ve uzun içerikli bir başka yazı konusu olacak sebepler bir yana, hayatımın hiçbir döneminde bedeli ne olursa olsun mutsuz olduğum ve tersine çevirme şansımın bulunmadığı herhangi bir oluşumun içinde yer almadım. İnsanın kendine duyduğu saygının parayla ya da mevki ile tanımlanabileceklerin çok ötesinde bir yerde olduğunu da iyi biliyorum, önyargılarına mahkum insanların bu saygının ne demek olduğunu asla anlayamayacaklarını da.

Şimdi kaldığım yerden eksikleri tamamlamam gerektiğini düşünüyorum. Bir Ankara’lı zorunluluğu olan ‘İstanbul’da çalışma hayatı’ klişesini de tamamladıktan sonra 2013 yılı bana dünyanın çeşitli köşelerini gezebilme ve bir süre kendimi dinleyebilme fırsatı verdi. Ne mutlu ki, Haziran 2013’ten bu yana da en sevdiğim iki sektör olan radyo ve interneti biraraya getiren bir işi hep hayalini kurduğum şekliyle yapıyorum. Ancak şimdi başta kendim ve yakın çevremle birlikte, aslında gizli dostlarım diye tanımlayacağım, beni yıllardır radyodan ya da yazdıklarımdan takip eden adını bile bilmediğim şahane insanlara karşı sorumlu olduğumu hissettiğim planlarımı yerine getirme zamanı. Bu yüzden, iki yıllık aradan sonra bloga yeniden yazmaya başlamanın zamanı geldiğine inandım. Bir isim ve tasarım değişikliğiyle yeni bir nefes olsun istedim. Ancak öte yandan daha önceki değişim sürecinde bu yazıda belirttiğim her şey hala aynen geçerli.

Burada öyle beylik iddialarım yok, asla olmadı. En açık ve net haliyle belirtmeliyim ki, burası aslında herşeyden once bir ‘Kendime Not’ blogu. Sizler de okur ve yorumlarınızı eklerseniz şahane olur. (Evet, uzun yıllardan sonra yorumları yeniden açtım.) Yoksa, kalın bir ego çevresinde benbilirimcilik oynamak gibi bir niyetim yok. Seviyorsam yazacağım, görmenizi istiyorsam paylaşacağım.
Tarzım eskisine gore biraz daha farklı görünebilir. Evet, bildiniz, biraz daha ‘az umrumda’ artık başkalarının hakkımda yapacağı ahkamlı eleştiriler. Bunun da oldukça açık bir sebebi var aslında. Lütfen hayatınızı planlarken ve planlarınızı uygularken kendinize duyduğunuz saygının herşeyin üzerinde olduğunu unutmayın. Başkalarından bahsetmiyorum, bırakın başkalarını, önce siz kendinize inanın. Bunu da her şeyden once ‘ne derler’den sıyrılıp ‘ne istiyorum’a geçtiğinizde başlatabileceksiniz. Ben deniyorum, umarım başarabilirim.
Ve korkmayın; doğru bir hayat yaşadıysanız ve iyi bir insan olmaya gayret ettiyseniz aç kalmıyorsunuz, mutsuz olmuyorsunuz. Adına ister Tanrı deyin, ister Evren, birileri sizin için çalışıyor. Siz hırsınızı dizginleyebildiğiniz sürece hayat size hep iyi şeyler sunuyor. Sunmuyorsa, inanın onun da bir sebebi var.

Ve evet, maalesef hala çok uzun yazıyorum!

Yeniden hoş geldiniz...

(Fotoğraf: Lincoln Memorial merdivenlerinde tarihi Martin Luther King sözüyle yüzleşme. Washington, Kasım 2013.)

2 Aralık 2011 Cuma

Benim Dengemi Bozmayınız...

(Yazmaya -boyunun kısalığı uzunluğu bilinmez- bir süre ara verirken...)

“Tel cambazının tel üstünde durumunu anlatır şiirdir.” - Turgut Uyar

sizin alınız al, inandım
morunuz mor, inandım
tanrınız büyük, amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama ağaçlar şöyleymiş
ama sokaklar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var

sizin alınız al, inandım
sizin morunuz mor, inandım
ben tam dünyaya göre
ben tam kendime göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız...

26 Ekim 2011 Çarşamba

Sıcak Acı...

(Bu yazının Tanju Okan - Kadınım eşliğinde ya da sonrasında okunması önerilir.)
yıllar öncesiydi...

“şimdi çok sıcak olduğu için hissetmiyorsun” demişti beden eğitimi öğretmenim.
kimsenin oraya kadar atlayamayacağını düşündüğü için o son bölüme de kum ekleme gereği hissetmemişti belli ki.
oysa beni hırslandıran işte bu genel tavrıydı zaten onun. her şeye ve herkese köşeli sınırlar çizmeyi çok seven öğretmenim, bana hayallerin ve isteklerin sınırının olmayacağını, olamayacağını öğretiyordu farkında olmadan.
belki biraz ağır olmuştu bedeli ama, “sen boşuna zorlama kendini, kapasiten belli” demesinin cevabını vermiştim ona, kumsuz bölgeye atlayarak..
ve ayağımı kırarak!
aman ne cevap...

evet, ona kızmıştım aslında; ama yine o öğretiyordu bana henüz sıcakken hissedilmediğini acıların.

bir de senden öğrendim yıllar sonra...

* * *
ayrıldığında bu kadar koymamıştı galiba.

evin içinde dolaştım, durduğun yerlerde durdum, baktığın yerlerden baktım, yattığın yerleri süzdüm yan gözlerle. seni izledim bol bol sanki buradaymışsın gibi, sanki berabermişiz gibi. ne yalan söyleyeyim, özledim, evet hem de çok özledim. acımı yüceltti özlemim.

her şey çok tazeydi hala, kokun hala çok sıcaktı; fazla uzaklaşmış olamazdın, olmamalıydın. ya da etimden bir parça çekiyordun tırnaklarınla giderken, ben de geliyordum mecburen seninle. tanıdığım, bildiğim, öğrendiğim her şeyi bırakıp geride, sürükleniyordum seninle gittiğin yere; sadece yalnızlığım elimde, bir de acılarla beslenmeyi öğrettiğim yarım adam, derin izler tenimde.

kaçmak istedim senden, kalmak istedim senin olmadığın yerde; çok şey değil, sadece yaşamak için, sadece nefes almak için. ama olmadı; ne kaçabildim senden, ne kalabildim sensiz.

emin değildim aslında ama herşey bıraktığın yerdeydi galiba hala;

son bozukluklarımızı toparlayarak aldığımız terliklerin kapının yanında, en özel günümüz için beklettiğimiz fotoğrafsız çerçeveler başucumda, babandan gizlice kaçırdığın pijamalar yastığımın kenarında, yakmaya bir türlü kıyamadığımız kokulu mumlar camın hemen köşesinde, bilmem kaç kez ayıla bayıla izlediğimiz filmin afişi duvarın bize bakan çıplak yüzünde,
ve kendisini çırılçıplak, yapayalnız hisseden ben hayat çizgisinin tam ortasındaki kesik noktada, yani tam da bıraktığın yerde... o kesikten düşmek üzereyim aslında.
tam da oradaki boşlukta mı bıraktın beni, yoksa beni bıraktığın her yer zaten o boşluk mu olacaktı acaba?
her neyse, boşver...

söylesene, daha ne kadar tutabilirim herşeyi tam da bıraktığın yerde?
ama artık bir yerlerden başlamam gerek.
aslına bakarsan, sen olmadan kendince varolmaya çalışacak ilk adım beni nereye götürecek, götürebilecek bilmiyorum. giderken beni de götürdün ne de olsa. "giden yarım"ın ardından su dökerken gözlerimle adet yerini bulsun diye, "kalan yarım"ı da ben uğurlamalıyım aslında hiç gitmemesi gereken yerlere...

peki, o şarkıdan başlasam mesela, tam da bıraktığın yerden “kadınım” desem tüm gücümle. bağırsam avazım çıktığı kadar; ama bir sen duysan bir de ben sadece. tam da buradan başlasam anlatmaya.
başlasam, ve bitsem; ben bitince sen artık tamamen gitsen…
evet, artık gitsen.

* * *
yıllar öncesiydi...
“şimdi çok sıcak olduğu için hissetmiyorsun” demişti beden eğitimi öğretmenim.
evet, ona kızmıştım aslında; ama yine o öğretmişti bana henüz sıcakken hissedilmediğini acıların.

bir de senden öğrendim yıllar sonra...

(Geceyarısı Öyküleri'nden...)

27 Mayıs 2011 Cuma

Bir Roxette Gecesi

 Şimdi biraz uzaklaşmış gibi görünsem de hayatının önemli bir dönemini müziğe adamış insanlardan biriyim ben. Hala içimde barınmaya devam eden bu şımarık çocuğun etkisiyle, İstanbul’da yaşamayan biri için kayda değer bir “konser izleme” geçmişim olduğunu düşünüyorum artık. Bizzat organizasyonunda bulunduklarımı da eklersek arsızca ahkam kesebileceğime karar verdim birden. Evet, aniden oldu. Muhtemelen bunda şarkılarını dinlerken ve yayında çalarken hayalini kurmaktan bile ötede durduğumuz Roxette elemanlarına “ellerimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakın” olmanın şaşkınlığıyla yazmak istedim. Bu defa The Cranberries gibi bir “konser özelinde genel” değil, notlardan oluşan bir Roxette değerlendirmesi olsun.

Roxette, 25 Mayıs 2011 Maçka Küçükçiftlik Park

  •         En başta şunu söylemem gerek: Birçok konserde girişte yaşanan izdihama, aksaklık, problemlere Unilife etkinliklerinde rastlanmıyor. Çünkü her konserde Biletix görevlileri dışında Unilife’tan en az 2-3 üst düzey yetkili ismi bizzat kapıda girişlerle ilgilenirken görüyorum. Bu da problem yaşanmamasını, olası aksaklıkların da hemen çözümlenmesini sağlıyor. Bu konuda ekibe gönülden tebrikler! (Unilife ile ilgili geniş bir yazı başka bir başlık konusu.)
  •        Konserle ilgili ilk izlenimim; Marie muhtemelen hala hastalığının etkisinde. Belki de doktorlarından net bir “asla ama asla kendini yormayacaksın!” almış olabilir. Zira, bazı anlarda kendini tam kaptıracakken yeniden kontrol etmeye çabaladığını ve birden sakinleştiğini izledik. Per ise aksine oldukça tempoluydu ve geceden keyif aldıkları belliydi.
  •          Grup elemanları genel anlamda bu turneden çok keyif alıyorlar, bu her hallerinden belli. Bana tek ilginç gelen, müsamere çocuğu heyecanıyla sürekli bir yerlere zıplayan vokalist idi. Ama o “şımarık” görüntüsünün ardında çok iyi bir ses olduğunu “back vokal” yaptığı özellikle bazı şarkılarda çok net anlayabildik. (Grubun diğer elemanlarının isimlerini hatırlayamadığımı itiraf etmeliyim.)
  •          Ekşi Sözlük’teki deckard isimli yazarın deyimiyle “ilhan irem kılıklı gitarist” gecenin yıldızıydı. Arada “yakalarsam muck muck” bile çaldı, o derece! Enerjisi ve yeteneği gerçekten izlemeye değerdi.
  •          Per, grup üyelerini tanıtırken “basçı”ya gelince, muzip bir ifadeyle onun hepsinden farklı olarak günü alışverişle geçirdiğini söyledi. Aldığı cevap ise tam İstanbul’u anlatıyordu: “Alışveriş yapamadım ki! Bütün vaktim takside geçti, trafikle uğraştık durduk.”
  •          Üzülerek anladım ki Maçka Küçükçiftlik Park konser için çok da uygun bir mekan değil. Daha önce çeşitli mecralarda rastladığım yorumların doğru olduğunu anladım: eğim var her şeyden önce, gerçekten bir süre sonra boynunuz ağrımaya başlıyor.  Ama gerçekten çok görkemli bir sahne kurulduğunu söylemeden geçmeyelim.
  •          Artık bunları aştığımızı biliyorum ama ben hala bu tür konserlerde bir yandan da “acaba bizi nasıl bulacaklar” gözüyle bakıyorum. Per’in bir ara klasik “eğleniyor musunuz?” sorusunun ardından gerçek bir gülümsemeyle “evet, buradan da öyle görünüyor” demesi ilginçti. Özellikle It must have been love, Fading like a flower, Things will never be the same, Joyride gibi şarkılarda seyircinin katılımı gerçekten çok görkemliydi.
  •          Bir de Aydilge’ye değinmek gerek. Ben Aydilge’yi ilk defa “ikimizin de sahnede olduğu” bir organizasyonda tanımış ve ardından onu takip etmeye başlamıştım. Aydilge sahneye gerçekten çok yakışıyor ve sürekli mesafe katettiği açıkça görülebiliyor. Şarkılarını kesinlikle eleştirmeyeceğim ama açıkçası İngilizce şarkı söylemek ona daha çok yakışıyor. Yapıyorsa bilmiyorum, ama bence sık sık cover konseptli konserler de düzenlemeli.
  •          Konserlerde Diamond Ring, Red Zone gibi sahne önünde sınırlı kapasiteli özel alanlar ayrılmasını anlayabiliyorum. Ancak bu tür konserlerde “locavari” yerleri kabullenmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Evet, kimi insanların kalabalıktan soyut kalma kaygısının haklı gerekçelerini anlayabilirim ama sırf bunun için kenarda bir platformdan elinde içkiyle konser izlemeyi garip buluyorum. Gelmeli, kalabalığa karışmalı ve gerçekten orada olmanın keyfini çıkarmalısınız.
  •          Konserden önce bir arkadaşım İstanbul üzerine şöyle bir mesaj göndermişti: “Artık İstanbul’da çok fazla kalabalık ve fazla kabalık var.” Söylediğinin doğruluğunu bazı eklemelerle test ettim. Sadece İstanbul’da değil, Türkiye genelinde sonradan çok para kazanmaya başlayan, bunu değişik etkinliklere en yüksek fiyat grubundan bilet alıp katılarak kanıtlayan bir grup var. Konserde bir çiftin herkesi iterek en öne doğru (kelimenin tam anlamıyla) “bodoslama” gelişini hepimiz şaşkınlıkla izledik. Daha ilginç olan, “ne var ki” şeklinde herkesi tehditkar bakışlarla süzmesiydi. Hiçbir şey olmamış gibi konseri izlemeye devam ettiler demek isterdim ama onu da yapmadılar. Sürekli olarak birilerini, itip kendilerine yer açarak fotoğraf çekmekle meşgul oldular. Bunu bu kadar uzun anlatmamın sebebi artık bu örneklerden çok konserde bolca görmemiz. Her şeye rağmen sabırlı olmak durumundasınız çünkü medeni bir tartışma yaşayamayacağınız bir insanla kuracağınız diyalogda her durumda kaybeden siz olursunuz…
  •          Bir klasik; konserde sürekli çekim yapanlar… Düzeltyelim; “cep telefonlarına ne olduğu anlaşılamayacak kadar kötü bir görüntü kalitesiyle (ve bir daha hiç izlemeyecekleri) görüntüleri kaydetmek için uğraşmaktan konseri izlemeye vakit bulamayanlar”! Birkaç fotoğraf çekmeyi, sizin için çok özel olan bir şarkıyı kaydetmeyi anlarım ama her şeyi çekmek, çekerken kendisi başta olmak üzere herkesin konser zevkinin tadını kaçırmak… Siz o sırada makinenin düşük çözünürlüğüyle meşgulken, orada tarihi bir an kayboluyor farkında mısınız?
  •          Ve, gelemeyen ya da yeniden hatırlamak isteyenler için işte bu konserin setlist’i: (Setlist, Ekşi Sözlük yazarı albatros'tan alındı.)

dressed for success
sleeping in my car
the big love
wish i could fly
only when i dream
she's got nothing on (but the radio)
perfect day
things will never be the same
it must have been love
opportunity nox
7twenty7
fading like a flower (every time you leave)
silver blue
how do you do!
dangerous
joyride

encore1:
watercolours in the rain
spending my time
the look

encore2:
listen to your heart
church of your heart

Ve son not; bazı isimler, bazı şarkılar asla eskimiyor. Bu farkındalıkla bizi yıllar sonra hala aynı heyecanla peşlerine takıp sürüklemeye devam ediyorlar:
“Come on join the joyride!...”



(Fotoğraflar Unilife'tan. Joyride video 2009 yılından.)

19 Mayıs 2011 Perşembe

Üzümlü Kek ve İncir Reçeli


“Sen bir şey söylemeden gidersin… Öyle bir şey söylemeden gidersin ki, üstüne milyonlarca şey söylenir…”

Hep susarak giden oldum ben. Susunca suçlanmak adettendir. Hep suçlanarak giden oldum ben.
İç cümlelerim çok şey söyledi giderken, ben hep sustum cümlelerim biterken.
Birine açık olmuştum, birine dostum demiştim, birine tüm amaçlarımı yüklemiştim, birini hayatımın anlamıyla süslemiştim. Ama hepsinde de sustum giderken. Ne ağır bir yükle gittiğimi bilmedi kimse. Ne çok şey anlatmak istiyordum aslında ve ne çok yarım cümlelerle geçti hayatım. Hevesle başlanan cümlelerin, yarıda soluksuz kalmasının ne olduğunu bilir misiniz? Nefes darlığım var benim, yükseklerde daha da artıyor. Yani, ne zaman birini yükseklere koymaya niyetlensem, soluğum kesilmeye başlıyor. Uyandığımda çoktan dibe indiğimi görüyorum. Hem zaten yere indiğinde nefes almaya başlayabiliyorsun yeniden. Ne ilginç, oysa aşkı en tepeye koyup, “aşıkken nefes alır insan” diyordum eskiden. Deneyim, bildiğini zannettiğin doğruların yanlışla sevişmesini keşfetmekmiş meğer. Bildiğin ihanet yani; uğruna her şeyini verdiğin doğru, seni hep mücadele ettiğin yanlışla aldatıyor… Sonra dengeler bozuluyor, üzerine yapıştırılmış pis yaftaların koyu kahramanlarının hayatına bıraktığı izlerle sürüklenmeye başlıyorsun. Bildiğin sürüklenmek, kendi yoluna geçebilmek için herkesten fazla mücadele vermen gerekiyor. Kah çıkıyorsun, kah batıyorsun. Ama kendini bir türlü anlatamıyorsun, anlatmak istediklerini dinletemiyorsun.

Geceyarısı Öyküleri’ndeki hikayelerden birinde geçer; yanlarından gitmeyi hiç istemediğim, “çok dost” iki arkadaşım vardı. İyi olmadığım, birilerinin hayatıma çomak soktuğu günlerdi. Öylesine ketumdum ki o konuda herkese karşı, çok az şey bildikleri için benim çok şeyi abarttığımı düşünüyorlardı. Dostlukları, beni iyileştirmek için gerçeklerle yüzleştirmeleri gerektiği çerçevesinde dönerken, beni sarsmaya çalışıyorlardı belli ki. Bir akşam onlarla kahve içerken masamıza üzümlü kek geldi. Üzümlü kekle pek aram yoktu o zamanlar. Tatmaktan öteye geçmemiştim ama sevmiyordum nedense. Tabağa baktım ve “ben almayacağım, sevmiyorum üzümlü kek” dedim. Anlamadılar. Anlamadılar ve benim her şeye karşı mazeret ürettiğime inanarak onu da abarttığımı düşündüler. Tabağıma bir üzümlü kek koyuldu. Onların bir üzümlü keke yükledikleri anlamın ne kendileri farkındaydı, ne de ben. Kekin içinden üzümleri ayıklayıp yemeye çalışırken gözlerimden bir damlanın tabağa düştüğünü hatırlıyorum. Küçümseyebilir, hemen kestirmeden bana bir karakter tahlili yükleyebilirsiniz, umursamıyorum artık. Ama üzümle hüznün buluşmasındaki anlamı yakalayabilmeniz için benim yaşadıklarımı bilmeniz gerekirdi. Yaşamadınız, bilmiyorsunuz. Bu yüzden bir üzüm tanesinin insana hangi hikayeleri anlatacağını da tahmin edemiyorsunuz.

Bu yüzden sevdim ben “İncir Reçeli” filmini. İçinde hiç beklenmedik, belki de sadece kahramanlarına saklanmış ve aslında kimsenin öğrenemeyeceği bir hikaye barındırdığı için. Ya da, bir üzüm tanesinin iç dünyasını bildiğim için belki de, bir incir reçelinin anlattıklarını sizden biraz daha farklı bir gözle izledim. Hayatıma derinlemesine dalanın da, parmak ucuyla dokunanın da bir iz bırakacağını biliyordum…
Sizin göremeyeceğiniz bir iz bırakacağını,
ve hayatımın birikmiş setlerini kıracağını…

“Sana dokunmak tüm insanları affetmek gibi…”

Aslında hep susarak giden oldum ben. Susunca suçlanmak adettendir. Hep suçlanarak giden oldum ben. Hayatımın önemli bir dönemi hep birilerini affetmeye çalışmakla geçti. Şimdi "ona" dokunarak sizleri affetmeye çalışıyorum. Önyargılarınız sizin olsun, ben masumiyetimle yürüyorum.

“Asıl ucuz olan ne biliyor musun? Beş kuruş vermeden savurduğumuz yargılarımız…”



(Tırnak içi replikler İncir Reçeli filminden...)